“Çocukluğun ölümü, şiirin başlangıcıdır.”
— Andrei Tarkovsky
Çocukken dünya bize açıklanması gereken bir yer gibi gelmez.
Dünya sadece vardır.
Ve bu bize yeter.
Yağmur yağar; onu seyretmek güzeldir. Ağaçların gölgesinde oynarız; nedenini düşünmeyiz. Yaz akşamlarının neden daha uzun geldiğini bilmeyiz. Bazı şarkıların içimizi neden burktuğunu da.
Ama bütün bunları anlamadan da hissederiz.
Çocukluk, hayatın henüz açıklamalarla ağırlaşmadığı zamandır. Her şeyin bir sebebini aramaz, her duyguyu bir kelimeye sığdırmaya çalışmayız.
Sonra büyürüz.
Dünyayı anlamaya çalışırken, onu olduğu hâliyle görmeyi yavaş yavaş unuturuz.
Tarkovsky'nin sözündeki “ölüm”, yalnızca çocukluğun biyolojik olarak sona ermesi değildir. Ölen şey, insanın dünyaya ilk bakış biçimidir.
Çünkü çocukken hayatı yaşarız.
Yetişkin olduğumuzda ise çoğu zaman onu açıklamaya, ölçmeye, sınıflandırmaya ve kontrol etmeye çalışırız.
Çocuk bir buluta bakıp ejderha görür.
Yetişkin meteoroloji tahminine bakar.
Biri hayal kurar.
Diğeri gerçeği tarif eder.
Ve bazen gerçeği tarif ederken, hakikatin kendisini kaçırırız.
Büyümek, her şeyi bilmek değildir
Modern dünya bize büyümeyi yanlış öğretti.
Büyümek; daha fazla para kazanmak, daha iyi bir kariyer yapmak, daha büyük bir eve sahip olmak, daha çok insan tanımak, daha fazla seyahat etmek ve hayatı mümkün olduğunca verimli hâle getirmek sanılıyor.
Takvimlerimiz dolu.
Telefonlarımız bildirimlerle dolu.
Zihnimiz ise çoğu zaman başkalarının hayatlarıyla.
Bir kahve içiyoruz ama fotoğrafını çekmeden o kahvenin gerçekten güzel olup olmadığını anlayamıyoruz.
Bir yere gidiyoruz ama orada olduğumuzu kanıtlamak için önce ekranımıza bakıyoruz.
Bir an yaşıyoruz; sonra o anı paylaşılabilir bir nesneye dönüştürüyoruz.
Hayatın kendisi yetmiyor artık.
Onun kaydına ihtiyaç duyuyoruz.
Modern insanın en büyük yorgunluklarından biri burada başlıyor:
Yaşamak yerine hayatının editörlüğünü yapmak.
Her anı değerlendirmek…
Her deneyimden sonuç çıkarmak…
Her ilişkiden bir ders almak…
Her başarısızlığı kişisel gelişim malzemesine çevirmek…
Oysa hiçbir şeyin anlamı olmak zorunda değildir.
Yağmur yalnızca yağmurdur.
Bir insanı seversin ve neden sevdiğini açıklayamazsın.
Bir şarkıyı dinlersin ve geçmişte hiç yaşamadığın bir şeyi özlersin.
Bir akşamüstü güneşinin duvara düşüşünü seyredersin ve bunun neden seni huzurlu yaptığını bilmezsin.
Ve belki de bilmemek güzelliğin bir parçasıdır.
Çünkü bazı şeyleri açıklamak, onları anlamak değil; onlardan geriye kalan gizemi yok etmektir.
Şiir biraz da burada başlar.
Çocukluğun Ölümünden Sonra Küçük Prens
Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens'i, çocukluk üzerine yazılmış bir masal gibi görünür.
Oysa biraz dikkatli okunduğunda, aslında yetişkinlik üzerine yazılmış oldukça sert bir kitaptır.
Kitaptaki yetişkinler sürekli sayılarla, sahip oldukları şeylerle, makamlarla ve hesaplarla ilgilenirler.
Yıldızın güzelliğini değil, kaç tane yıldız olduğunu sorarlar.
İnsanın kim olduğunu değil, ne kadar kazandığını merak ederler.
Evin nasıl hissettirdiğini değil, kaç odası olduğunu hesaplarlar.
Saint-Exupéry'nin yetişkin dünyasına yönelttiği eleştiri tam da burada saklıdır:
Hayatı ölçmeye başladığımızda, ölçemediğimiz şeyleri görme yeteneğimizi kaybedebiliriz.
Küçük Prens'in söylediği o unutulmaz cümle bu yüzden yalnızca bir aşk sözü değildir:
“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir.”
Çünkü gözün gördüğü ile insanın gördüğü aynı şey değildir.
Bir gülü botanik olarak inceleyebilirsin.
Yapraklarını sayabilir, türünü belirleyebilir, ömrünü hesaplayabilirsin.
Ama onu sevdiğin birinin sana verdiği çiçek olarak gördüğünde artık başka bir şey görüyorsundur.
Çiçek değişmemiştir.
Senin bakışın değişmiştir.
Küçük Prens'in başka bir cümlesi de insanın büyüdükçe kaybettiği şeyi çok güzel anlatır:
“Büyükler sayılara bayılır.”
Ne kadar basit görünüyor.
Ama modern insanın hayatına baktığımızda bu cümlenin ne kadar güçlü olduğunu fark ediyoruz.
Kaç takipçin var?
Ne kadar kazanıyorsun?
Kaç ülke gezdin?
Kaç kişi seni beğendi?
Kaç kitap okudun?
Kaç kilo verdin?
Kaç saat çalıştın?
Kaç kişi seni seviyor?
Hayatımızı giderek daha fazla sayıya dönüştürüyoruz. Ve sonra neden mutlu olmadığımızı anlamaya çalışıyoruz. Sorun mutluluğun azalması değildir. Sorun, ölçemediğimiz mutlulukları artık mutluluk olarak kabul etmememizdir.
Küçük Prens'in bize hatırlattığı şey tam olarak budur:
Bazı şeylerin değeri hesaplanamaz.
Dostun yanında sessizce oturmanın…
Annenin sesini duymanın…
Yaz akşamında denize bakmanın…
Şarkının yıllar önce unuttuğunu sandığın bir duyguyu geri getirmesinin…
Bunların hiçbirinin ölçüsü yoktur.
Hayatın gerçek ağırlığı tam olarak buradadır.
Çocukluk ölünce dünya küçülür
Çocukken bir gün sonsuzdur. Yetişkinlikte bir hafta bile bazen göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Bunun yalnızca zamanla ilgisi yoktur. Dikkatimizle ilgisi vardır. Çocuk, dünyaya bakarken henüz alışkanlıklarının tutsağı değildir. Aynı sokağı yüzüncü kez görse bile orada yeni bir şey bulabilir. Çünkü çocuk için dünya henüz tamamlanmamıştır. Biz ise dünyayı çok erken tamamlarız.
“Bunu biliyorum.”
“Böyle insanlar şöyledir.”
“Hayat zaten böyle.”
“Artık değişmez.”
“Ben buyum.”
İşte insanın yaşlanması saçlarının beyazlamasıyla değil, şaşırma yeteneğini kaybetmesiyle başlar.
Albert Camus'nün düşüncesinde insanın dünyayla karşılaşması, hazır cevaplardan çok bir şaşkınlık ve sorgulama hâli üzerinden okunabilir. Felsefenin başlangıcında da sanatın başlangıcında da benzer bir hareket vardır:
Bir şeyle karşılaşmak ve onun karşısında hâlâ “neden?” diyebilmek.
Nietzsche'nin insanı sürekli aşmaya çağıran düşüncesi de burada anlam kazanır.
İnsan tamamlanmış bir varlık değildir. İnsan bir oluş hâlidir. Fakat modern dünya bize kendimizi tamamlamayı öğretiyor:
Bir kimlik seç.
Kendini tanımla.
Bir meslek edin.
Bir hayat tarzı oluştur.
Bir imaj yarat.
Ve sonra o tanımın içinde yaşamaya devam et.
Oysa insan bir marka değildir.
İnsanın hayatını tek bir sıfatla açıklamak, bir romanı kapağından okumaya benzer.
Tarkovsky ve yavaşlayan zaman
Tarkovsky'nin filmlerini izleyen herkes bilir:
Onun sinemasında olaylardan çok, olayların insanda bıraktığı yankı önemlidir.
Bir karakter yürür.
Bir kapı açılır.
Su akar.
Rüzgâr bir tarlayı hareket ettirir.
Bir oda sessizce bekler.
Modern sinemanın alışık olmadığı bir şeydir bu:
Hiçbir şey olmuyor gibi görünen anların aslında çok şey anlatması.
Bugünün dünyasında ise sessizlik bile doldurulması gereken bir boşluk.
Kulaklıklarımız var.
Podcastler var.
Diziler var.
Kısa videolar var.
Sürekli akan haberler var.
Zihnimizin kapısında hiç kapanmayan bir kalabalık var.
Sessiz kalınca kendi sesimizi duyacağız diye korkuyor olabiliriz.
Çocuk ise sessizlikten korkmaz. Bir odada oturup saatlerce oynayabilir. Bir taşı eline alıp ona bir dünya kurabilir. Yetişkin aynı taşı görür ve muhtemelen: “Bunun burada ne işi var?” diye sorar. Çocuk anlam yaratır. Yetişkin anlam arar. Aradaki fark küçük görünür. Ama hayatın tamamını değiştirebilir.
Şiir, kaybettiğimiz şeylere verilen cevaptır
Şiir yalnızca kafiyeli kelimeler değildir. Şiir, insanın dünyayla arasındaki mesafeyi yeniden azaltma çabasıdır. Bir çocuğun yaptığı gibi bakabilmektir. Ama çocukça değil.
Çünkü burada önemli bir ayrım var: Çocukluk masumiyettir.
Şiir ise masumiyetini kaybetmiş insanın hâlâ güzelliğe inanma çabasıdır.
Artık dünyanın adil olmadığını biliyoruz.
İnsanların her zaman iyi olmadığını biliyoruz.
Bazı aşklar bitiyor.
Bazı dostluklar dağılıyor.
Bazı insanlar geri dönmüyor.
Bazı özürler hiçbir şeyi düzeltmiyor.
Bazı kapılar bir daha açılmıyor.
Ve bütün bunları bilerek hâlâ bir gün batımına bakıp susabiliyorsak, çocukluğumuz tamamen ölmemiş demektir.
Rainer Maria Rilke'nin şiirlerinde sık sık karşılaştığımız o içe dönüş hâli burada bize yol gösterir: İnsan, dünyayı yalnızca açıklayarak değil, onunla derin bir ilişki kurarak da anlayabilir.
Belki şiir tam olarak budur:
Hayatın bütün gerçeklerini öğrendikten sonra, yine de hayata hayran kalabilmek.
Modern insanın unuttuğu yetenek: Hayret
Felsefe, çoğu zaman hayretle başlar. Bir şey vardır. Ve insan onun karşısında durup: “Bu nedir?” diye sorar.
Bilim, sanat, bu felsefe bu sorudan doğar. Ve belki aşk bile bu soru ile filizlenir.
Sonra yetişkin oluruz.
Sorularımız azalır.
Cevaplarımız çoğalır.
Asıl tehlike de budur.
Çünkü insanı geliştiren şey yalnızca cevaplar değildir.
Bazen iyi bir soru, bin cevaptan daha değerlidir.
Sokrates'in felsefesi bize kesinlikten çok sorgulamanın değerini hatırlatır.
Nietzsche bize hazır değerleri yeniden değerlendirmeyi öğretir.
Camus, anlamsızlıkla karşılaşan insanın yine de yaşamı seçebileceğini gösterir.
Tarkovsky ise görüntünün ve zamanın içinde, kelimelerle anlatılamayan bir hakikat olabileceğini hatırlatır.
Ve Saint-Exupéry, bütün bunları bir çocuğun gözlerinden bize yeniden anlatır.
Farklı yollar.
Aynı soru:
Dünyaya bakarken neyi kaybettik?
Kendimizi yeniden büyütmek
Kişisel gelişim denildiğinde aklımıza çoğu zaman daha disiplinli, daha başarılı, daha üretken bir insan olmak geliyor.
Erken kalk. Çok çalış. Daha fazla oku. Az şikâyet et. İyi görün. Çok kazan.
Bunların hepsinin bir yeri var.
Ama insanın kendisini geliştirmesi yalnızca kapasitesini artırmak değildir.
Algısını derinleştirmektir.
Daha çok görmek.
Daha dikkatli dinlemek.
Bir insanın söylemediği şeyi de duyabilmek.
Bir ağacın altında beş dakika telefona bakmadan oturabilmek.
Bir şarkıyı başından sonuna kadar dinlemek.
Bir kahveyi acele etmeden içmek.
Bir dostun anlattığı hikâyeyi, kendi hikâyeni anlatmak için beklemeden dinlemek.
Çocuğun sorduğu soruya “saçma” demek yerine gerçekten düşünmek.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Ama hayat zaten çoğunlukla küçük şeylerden oluşur.
Büyük anları beklerken kaçırdığımız hayat, aslında küçük anların toplamıdır.
Gerçek özsel gelişim, hayatımıza daha fazla şey eklemekten önce, hayatımızda zaten bulunan şeyleri yeniden görebilmektir.
Yeniden çocuk olmak değil, yeniden bakabilmek
Çocukluğa geri dönemeyiz. Ve dönmemiz de gerekmiyor. Çünkü insanın amacı çocuk kalmak değil; çocukluğunda sahip olduğu bakışı olgunluğunun içine taşıyabilmektir. Dünyanın acısını görüp yine de güzelliğini fark etmek. İnsanların kusurlarını bilip yine de sevebilmek. Kaybetmeyi öğrenip sahip olduklarının kıymetini anlayabilmek. Hayal kırıklığına uğrayıp hayal kurmaktan vazgeçmemek. Bütün cevaplara sahip olmadığını kabul edebilmek. İşte gerçek olgunluk belki de budur.
Çocuk her şeye inanır.
Yetişkin hiçbir şeye inanmayabilir.
Olgun insan ise neye inanacağını seçer.
Tarkovsky'nin cümlesini hayatımız için bir pusulaya çevireceksek mesele çocukluğun ölmesini engellemek değildir. Mesele, içimizdeki hayreti öldürmemektir.
Çünkü insanın şiiri, çocukluğunun bittiği yerde başlar.
Ama güzel şiirler yazabilmek için çocuk kalmaya değil, çocukken dünyaya nasıl baktığımızı hatırlamaya ihtiyacımız vardır.
Yağmur yağdığında telefonu cebimize koyup gökyüzüne bakabilirsek…
Şarkı çaldığında neden sevdiğimizi açıklamaya çalışmadan dinleyebilirsek…
Yabancının gülümsemesini günümüzün küçük bir mucizesi sayabilirsek…
Dostumuzla hiçbir şey konuşmadan oturabilmenin de bir yakınlık biçimi olduğunu anlayabilirsek…
Bir çiçeğe sadece “çiçek” demek yerine, onun bizde uyandırdığı şeyi hissedebilirsek…
Belki o zaman hayat bize eski bir sırrını yeniden fısıldar:
Büyümek, hayret etmeyi bırakmak değildir.
Büyümek, hayret edecek kadar çok şey yaşamış olmaktır.
Küçük Prens'in bize bıraktığı en büyük ders de budur:
Dünyayı yeniden güzelleştirmek için çocuk olmamız gerekmiyor.
Sadece ona yeniden gönülden bakmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü bazı gerçekler akılla anlaşılır.
Bazıları ise ancak hissedildiğinde gerçektir.
Ve hayatın en güzel tarafı belki de şudur:
Bütün cevapları bulduğumuzu sandığımız anda bile, gökyüzünde hâlâ bir bulut bize ejderha gibi görünebilir.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın