Çocukluğunuzdan aklınızda kalan oyuncakları bir düşünün. Büyük ihtimalle en pahalısı değil, en çok emek vereniniz gelecektir aklınıza: kibrit kutusundan yapılmış bir araba, annenizin eski kumaşlarından dikilmiş bir bez bebek, boyayıp kuruttuğunuz bir taş. Vitrinden çıkan onca oyuncak unutulurken, o eğri büğrü şeyler neden hafızamızda bu kadar sağlam bir yer tutuyor?
Davranış bilimciler bunun bir adı olduğunu söylüyor: IKEA etkisi. 2011'de Harvard'lı araştırmacı Michael Norton ve ekibinin ortaya koyduğu bu kavrama göre insanlar, kendi elleriyle monte ettikleri sıradan bir mobilyaya bile, hazır alınmış muadilinden çok daha fazla değer biçiyor. Emek, nesneyi dönüştürmüyor belki ama bizim ona bakışımızı kökten değiştiriyor. Ve bu etki yetişkinlerde böyleyse, dünyayı henüz elleriyle keşfeden bir çocukta katbekat güçlü.

ELLERİN BEYİNLE KONUŞTUĞU YAŞ
Okul öncesi dönemde çocuğun beyni, hayatının geri kalanında bir daha asla olmayacağı kadar hızlı bağlantı kuruyor. Bu bağlantıların önemli bir kısmı da doğrudan ellerden geçiyor. Fırça tutmak, boya sürmek, küçük bir nesneyi döndürerek her yüzünü incelemek; bunların her biri ince motor becerileri dediğimiz sistemin antrenmanı. Kalem tutuşun, yazı yazmanın, hatta ilerideki el becerilerinin temeli, bu görünüşte basit hareketlerde atılıyor.
Ama işin motor beceri kısmı buzdağının görünen yüzü. Bir çocuk elindeki nesneyi boyarken aynı anda karar veriyor (hangi renk?), planlıyor (önce gövde mi, önce kafa mı?), sabrı deniyor (boya taştı, şimdi ne olacak?) ve en önemlisi, bir işi başından sonuna kadar götürmeyi öğreniyor. Yarım bırakılan oyunların, saniyeler içinde kaydırılan videoların çağında "başladım ve bitirdim" duygusu, küçümsenmeyecek bir kazanım.

EKRANIN VEREMEDİĞİ ŞEY
Ekranları büsbütün şeytanlaştırmadan söyleyelim: Sorun ekranın kendisinden çok, çocuğu pasif bir izleyiciye dönüştürmesinde. Ekranda her şey hazır geliyor; renkler seçilmiş, hikâye yazılmış, sonuç belirlenmiş. Çocuğa düşen sadece izlemek.
Elle yapılan işte ise denklem tersine dönüyor. Hiçbir şey hazır değil ve tam da bu yüzden her şey mümkün. Kaplumbağa yeşil olmak zorunda değil; mor olabilir, puantiyeli olabilir, yarısı sarı yarısı pembe olabilir. Yetişkin gözü buna "yanlış" der; çocuk gözü ise "benim" der. Yaratıcılık dediğimiz kas, tam olarak bu "benim" anlarında çalışıyor.
Üstelik ortaya somut bir şey çıkıyor. İzlenen video biter ve buharlaşır; boyanan figür ise rafta durur. Çocuk her baktığında aynı mesajı alır: Bunu ben yaptım. Özgüven dediğimiz şey, büyük sözlerle değil, bu küçük ve somut kanıtlarla inşa ediliyor.

MESELE KUSURSUZLUK DEĞİL
Ebeveynler için buradaki en zor kısım belki de geri çekilmek. Taşan boyayı düzeltmemek, "o renk olmaz" dememek, sonucun Pinterest'teki örneklere benzemesini beklememek. Çünkü çocuk için değerli olan sonuç değil, süreç: seçme, deneme, yanılma, tekrar deneme özgürlüğü.
Bu tür etkinliklerin bir de sessiz bonusu var: masa başında, telefonsuz geçen ortak zaman. "Sence gözleri ne renk olsun?" sorusuyla başlayan yarım saat, çoğu zaman günün en iyi sohbetine dönüşüyor. Birlikte bir şey üretmek, birlikte bir şey izlemekten daha fazla yakınlaştırıyor.

BOŞ BİR SAYFA OLARAK OYUNCAK
Bütün bunları toparlarsak: Çocuğa verilebilecek en zengin oyuncak, belki de en "eksik" olanı. Ne olduğu belli olmayan, tamamlanmayı bekleyen, çocuğun kendi hayal gücünü davet eden bir başlangıç noktası.
Son dönemde bu fikri sevimli bir formüle döken yerli bir marka da var: Mini Makers, çocuklar için hazırladığı boyama setlerinde bembeyaz figürler (kurbağalar, kaplumbağalar, tüylü Highland inekleri), modele özel boyalar ve bir fırça sunuyor; gerisini çocuğa bırakıyor. Markanın kendi sloganı durumu güzel özetliyor: figür + boya + fırça = senin eserin.
Formülün en güzel tarafı da bu son iki kelimede saklı. Eser, çocuğun kendisinin.
Satın almak için tıklayabilirsiniz
Kaynak: Norton, Mochon & Ariely (2012), "The IKEA effect: When labor leads to love", Journal of Consumer Psychology



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın