Neden Herkes Hayatını Bir Filmin Sahnesi Gibi Yaşamaya Çalışıyor?

Neden Herkes Hayatını Bir Filmin Sahnesi Gibi Yaşamaya Çalışıyor?
0 Beğen
0 Yorum

Hiç tek başına yürürken kulaklığını takıp, çalan şarkının aslında hayatının fon müziği olduğunu düşündün mü?

Ya da yağmur yağarken camdan dışarı bakıp kendini bir filmin en hüzünlü sahnesindeymiş gibi hissettin mi?

Belki bir kafede kahveni içerken etrafındaki insanları izleyip birkaç saniyeliğine kendi hayatını dışarıdan seyrettin.

Garip olan şu ki, artık yalnızca yaşamıyoruz. Yaşadığımız anların nasıl göründüğünü de düşünüyoruz.

Bir kahve sadece kahve olmaktan çıkıyor; güzel bir fotoğrafın parçasına dönüşüyor. Yalnız yürümek sıradan bir yürüyüş olmaktan çıkıp sinematik bir sahneye dönüşüyor. Sevdiğimiz bir şarkı, yaşadığımız bir ana fon müziği oluyor.

Sanki hayatımızın bir yerinde görünmez bir kamera var.

Peki neden?

Hayatımızın Başrolü Olmak

Filmlerde hiçbir şey tamamen sıradan değildir. Bir bakış, bir sessizlik, yağmur altında yürümek ya da boş bir odada oturmak bile bir anlam taşır. Kamera nereye bakacağını bilir ve izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini gösterir.

Gerçek hayatta ise böyle bir kamera yok.

Kimse bizim otobüs camından dışarı bakarken ne hissettiğimizi göstermek için yüzümüze yakın plan çekim yapmıyor. Kimse yalnızlığımıza dramatik bir müzik eklemiyor.

Belki de bu yüzden bazen hayatımıza kendimiz bir kamera yerleştiriyoruz.

Fotoğraflar çekiyoruz, videolar hazırlıyoruz, günlük hayatımızın küçük anlarını paylaşıyoruz. Kahvemizin, yürüdüğümüz sokağın, okuduğumuz kitabın hatta yalnızlığımızın bile estetik görünmesini istiyoruz.

Çünkü sıradan bir hayat yaşamakla, sıradan bir hayatın güzel bir hikâyeye dönüştüğünü görmek arasında büyük bir fark var.

Sosyal Medyanın Görünmez Kamerası

Eskiden filmler bize hayatın nasıl görünebileceğini gösteriyordu. Şimdi sosyal medya bunu her gün yapıyor.

Birinin sabah kahvesi, başka birinin gün batımı, bir başkasının yalnız başına yaptığı şehir yürüyüşü…

Hepsi küçük birer film karesi gibi karşımıza çıkıyor.

Ama gördüğümüz şey çoğu zaman hayatın tamamı değil, seçilmiş birkaç saniyesi.

Böylece kendi hayatımızı başkalarının en güzel sahneleriyle karşılaştırmaya başlıyoruz.

“Benim hayatım neden böyle görünmüyor?”

Belki de sorun hayatımızın kötü olması değil. Sorun, hayatımızın kurgu olmaması.

Biz başkalarının fragmanlarını izlerken kendi hayatımızın kamera arkasında yaşıyoruz.

Her Anın Bir Anlamı Olmak Zorunda Değil

Filmlerde yaşananların çoğunun bir karşılığı vardır. Karakter acı çekiyorsa bunun bir nedeni, bir şey kaybediyorsa bunun bir sonucu vardır. Hikâye ilerledikçe parçalar yerine oturur.

Gerçek hayatta ise her şey bu kadar düzenli değildir.

Bazen bütün gün hiçbir şey yapmayız. Bazen yanlış otobüse bineriz, biriyle gereksiz yere tartışırız ya da saatlerce telefon ekranına bakarız.

Bazı ilişkiler hiçbir büyük ders bırakmadan biter.

Bazı insanlar hayatımıza girer ve neden girdiklerini hiçbir zaman anlayamayız.

Bazen sadece yaşarız.

Ve belki de bunu kabullenmekte zorlanıyoruz. Çünkü filmler bize her şeyin bir anlamı olması gerektiğini öğretti.

Oysa gerçek hayatın en büyük farkı burada.

Her sahnenin bir anlamı olmak zorunda değil.

Kameranın Olmadığı Yerde

Belki de hayatımızı film gibi yaşamaya çalışmamızın nedeni, sıradanlığın bize yetmemesi.

Ama bir filmi güzel yapan yalnızca büyük olaylar değildir.

Karakterin pencereden dışarı bakması, iki insanın yan yana yürürken hiç konuşmaması, odanın içine giren gün ışığı…

Bazen hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen anlar, filmin en akılda kalan sahneleridir.

Gerçek hayatta da böyle.

Bir arkadaşımızla saatlerce gülmek, eve dönerken sevdiğimiz şarkıyı dinlemek, uzun zamandır görmediğimiz biriyle tesadüfen karşılaşmak…

Bunların hiçbirinde yönetmen yoktur.

Ama yine de güzeldir.

Belki de sürekli hayatımızı bir film sahnesine dönüştürmeye çalışmak yerine, filme benzemeyen anların da hayatın kendisi olduğunu kabul etmeliyiz.

Çünkü hayatın güzelliği, her sahnenin planlanmış olmamasında.

Sonuçta biz bir filmin içinde yaşamıyoruz.

Hayatımızda jenerik akmıyor. Hatalarımızı geri saramıyor, bazı sahneleri yeniden çekemiyoruz. Bazen hikâyenin nereye gittiğini de bilmiyoruz.

Ama belki de tam olarak bu yüzden kendi hayatımızı bu kadar çok filme benzetiyoruz.

Çünkü filmler bize hayatı anlamlandırmayı öğretiyor.

Ve belki de ihtiyacımız olan şey, hayatımızı bir film gibi yaşamak değil;

kamerayı biraz olsun kapatıp, sadece yaşamayı hatırlamak.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın