İntikam, insanın en eski duygularından biri. Belki de insanlık tarihi kadar eski.
Birinin bize yaptığı kötülüğün karşılığını vermek, adaleti yeniden kurduğumuzu hissettiriyor. İçimizden bir ses, “Bunu yanına bırakmayacağım” diyor.
Bu yüzden intikam yalnızca insanın gündelik hayatında değil, insanlığın en eski hikâyelerinde de karşımıza çıkıyor.
Yunan mitolojisinde Nemesis, ölçüyü aşanı ve haksızlık yapanı cezalandıran ilahi karşılığı temsil eder. Erinyeler ise ağır suçların peşini bırakmayan, kan dökenlerin vicdanına ve kaderine musallat olan intikam tanrıçalarıdır.
Eski insan için kötülüğün karşılıksız kalması yalnızca ahlaki bir problem değildi. Evrenin düzenine yapılmış bir saldırıydı. Bir insan suç işlediğinde yalnızca başka bir insana zarar vermiyor; görünmez bir dengeyi de bozuyordu. Ve o denge yeniden kurulmalıydı.
Belki bugün hâlâ intikamı bu kadar güçlü bir duygu olarak yaşamamızın nedeni budur.
İçimizde çok eski bir hikâye devam ediyor olabilir:
Bize yapılanın bir karşılığı olmalı.
Denge yeniden kurulmalı.
Suçlu cezalandırılmalı.
İşte tehlike tam burada başlıyor.
Çünkü intikam ilk başta bir amaç gibi görünür; sonra yavaş yavaş insanın bütün hayatını işgal eden hastalıklı bir kimliğe dönüşebilir.
Bir süre sonra mesele artık ne yaşandığı değildir.
Mesele, karşı tarafın acı çekmesidir.
Ve insan, kendi huzurunu başkasının mutsuzluğuna bağladığı anda özgürlüğünü kaybetmeye mahkûmdur.
İntikamın garip matematiği
İntikamın en tuhaf tarafı şudur: İnsana güç verdiğini hissettirirken aslında onu geçmişe bağlar.
Sana kötülük yapan insan hayatına devam ederken sen hâlâ onun yaptığı şeyi zihninde yeniden oynatıyorsan, garip bir durum vardır ortada.
O insan belki çoktan seni unutmuştur.
Sen ise onun adına her gün yeni bir bölüm yazıyorsundur.
Biraz trajikomik aslında.
Seni yaralayan insanın, hayatının geri kalanını yönetmesine neden izin veresin?
İntikam düşmanına karşı kazanılmış bir zafer değil, ona verilmiş sınırsız bir aboneliktir.
Üstelik iptal butonu da insanın kendi elindedir.
Marcus Aurelius bunu neredeyse iki bin yıl önce çok daha sade söylemişti: “En iyi intikam, sana kötülük yapan kişiye benzememektir.”
Stoacı düşüncede mesele, başkasının davranışını kontrol etmek değil, kendi karakterini onun davranışına teslim etmemektir.
Çünkü sana kötülük yapan birinin ikinci kez kazanmasına izin vermenin yolu ona zarar vermek değil, onun yüzünden kendine zarar vermeye başlamaktır.
Nietzsche'nin meşhur uyarısı da tam burada karşımıza çıkar: “Canavarlarla savaşan, kendisinin de canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir.”
Ve devamında daha rahatsız edici bir şey söyler: “Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar.”
İntikamın karanlık tarafı budur.
İnsan uzun süre neye bakarsa, biraz ona benzemeye başlar.
Öfkesine uzun süre bakan öfkeli olur.
Kinine uzun süre bakan kinli olur.
İntikamını sürekli besleyen ise bir süre sonra artık intikam almak isteyen biri değil, intikamıyla yaşayan biri olur.
Mitolojinin bize anlattığı eski hikâye
Bunu belki de en iyi anlatan hikâyelerden biri Orestes'in hikâyesidir.
Orestes'in babası Agamemnon öldürülür.
Orestes'in önünde korkunç bir seçim vardır: Ya babasının ölümünü kabullenecek ya da intikam alacaktır.
Orestes ikinci yolu seçer.
Annesi Klytaimnestra'yı öldürür.
Fakat antik tragedyanın acımasız zekâsı burada devreye girer.
İntikam tamamlanmaz.
Çünkü bu kez Orestes'in peşine Erinyeler düşer.
Bir cinayet başka bir cinayetin gerekçesi olur.
Sonra o cinayet başka bir suçun.
Ve böylece kötülük, kendisini haklı çıkaracak yeni nedenler üretmeye başlar.
Aiskhylos'un Oresteia üçlemesinin büyüklüğü biraz da buradadır.
Sonunda mesele yalnızca Orestes'in suçu değildir.
Asıl soru şudur: İnsanlık intikam döngüsünden nasıl çıkacaktır?
Mitoloji burada bize bir masal anlatmaz. Bir insanlık problemi gösterir. Kan kanı çağırdığında, zincirin nerede biteceğini kim belirleyecektir? Hukuk ve adalet fikrinin ortaya çıkışında insanlığın karşılaştığı en eski sorulardan biri budur.
Çünkü intikamın mantığı şudur: “Bana yaptın, ben de sana yapacağım.”
Ama bu mantığın sonuna kadar giderseniz ortada artık ne ilk suç kalır ne de son intikam.
Sadece zincir kalır.
Medea: İntikamın insanı kendi acısına hapsetmesi
Yunan tragedyasının bir başka korkunç figürü Medeadır.
Medea, sevdiği adam Jason tarafından terk edilir. Fakat onun yaşadığı şey yalnızca bir aşk acısı değildir.
İhanet, gurur, aşağılanma ve öfke birbirine karışır.
Medea intikam ister.
Ama burada tragedyayı trajedi yapan şey, onun intikamının yalnızca karşısındakini yok etmeye yönelmemesidir.
İntikam alan insan da yanar.
Medea'nın hikâyesinde intikamın en korkunç yüzünü görürüz: İnsan bazen düşmanını cezalandırmak için kendi hayatının en değerli parçalarını bile ateşe atabilir.
Bu yüzden intikamın asıl sorusu bazen
“Ona ne yapacağım?” değildir.
Asıl soru şudur: “Onu cezalandırmak için kendimden ne kadar vazgeçmeye hazırım?”
Çünkü bazı intikamlar karşı tarafa saplanan bir bıçak gibidir. Ama saplandığı yerde insanın kendi elini de keser.
Aşil'in öfkesi
Homeros'un İlyada'sı da aslında büyük ölçüde bir öfke hikâyesiyle başlar. İlk kelimelerinden biri bile Akhilleus'un öfkesidir. Akhilleus, Agamemnon tarafından aşağılanır ve savaştan çekilir. Sonra Patroklos öldürülür. İşte burada öfke artık kişisel bir kırgınlıktan çıkar, intikama dönüşür. Akhilleus, Hector'u öldürür. Fakat zafer onu iyileştirmez. Hector'un bedenine yaptığı muamele, içindeki öfkeyi söndürmez. İnsan intikamın sonunda huzur bulacağını zanneder. Ama intikam gerçekleştiğinde geriye çoğu zaman yalnızca boşluk kalır.
Homeros'un dehası burada ortaya çıkar.
Savaşın ortasında bile bize şunu gösterir: Bir insanı yenmek, içindeki acıyı yenmek anlamına gelmez.
Akhilleus'un öfkesi Hector'un ölümüyle sona ermez. Ancak Priamos, oğlunun cesedini istemek için onun karşısına geldiği gece, iki düşmanın arasında kısa bir insanlık anı doğar. Biri oğlunu kaybetmiştir. Diğeri dostunu. İkisinin arasında ilk kez düşmanlıktan daha eski bir şey belirir: Acı.
Belki de insanı intikamdan çıkarabilecek ilk şey budur. Düşmanımızın da insan olduğunu hatırlamak.
Roma'nın intikamı: Caesar'dan sonra
MÖ 44 yılında Julius Caesar öldürüldüğünde, onu öldürenler Roma'yı kurtardıklarını düşünüyorlardı. Cumhuriyeti yeniden kurmak istiyorlardı. Fakat Caesar'ın ölümü Roma'yı sakinleştirmedi. Tam tersine. Yeni hesaplaşmalar başladı. Brutus ve Cassius'un dahil olduğu suikastın ardından Octavianus ve Marcus Antonius'un yükselişi, Philippi Savaşı ve ardından gelen siyasi tasfiyeler, Roma'nın bir cinayetle başlayan krizinin nasıl daha büyük bir güç mücadelesine dönüşebildiğini gösterdi.
Tarihin ironisi şurada: Bir insanı ortadan kaldırarak bir problemi ortadan kaldırabileceğinizi düşünebilirsiniz. Tarih genellikle “emin misin?” diye sorar.
Çünkü sorun bazen insan değildir.
Sorun, insanın içinde bulunduğu döngüdür.
Bir kişiyi yok edebilirsiniz.
Fakat o kişiyi doğuran öfkeyi, korkuyu, hırsı ve güç arzusunu yok etmediğiniz sürece hikâye devam eder.
Peki adalet ile intikam arasındaki fark ne?
Bu ayrım önemli. Çünkü intikamdan vazgeçmek, haksızlığı kabul etmek değildir. Adalet ile intikam aynı şey değildir.
Adalet: “Yapılanın bir karşılığı olmalı.” der.
İntikam ise çoğu zaman: “Benim canım yandıysa senin de yanmalı.” der.
Birincisinde ölçü vardır.
İkincisinde öfke.
Adalet düzen kurmaya çalışır. İntikam ise çoğu zaman acıyı eşitlemeye çalışır.
Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik'te geliştirdiği adalet düşüncesi, kabaca bir denge ve hakkaniyet arayışıdır. İntikam ise bu ölçüyü kişisel öfkenin eline bıraktığında kolayca başka bir şeye dönüşür.
Çünkü öfke adil bir hâkim değildir. Öfke, kendisini haklı çıkarmak için delil arar.
Spinoza'nın insan duygularına ilişkin düşüncesi burada ilginç bir yere oturur. Ona göre insan, tutkularının nedenlerini anlamadığı sürece onların etkisi altında kalır.
Belki de özgürleşmenin ilk adımı budur: Duyguyu bastırmak değil, onun bizi neden yönettiğini anlamak.
“İntikam istiyorum.”
Peki neden?
Gerçekten adalet mi istiyorum?
Yoksa yaşadığım aşağılanmanın acısını karşı tarafa taşıyarak kendimi daha güçlü hissetmek mi istiyorum?
İkisi aynı şey değildir.
Shakespeare'in karanlık aynası
Shakespeare'in dünyasında da intikam yalnızca bir eylem değildir. İnsanın kendi ruhuna tuttuğu karanlık bir aynadır. Hamlet bunun en güzel örneklerinden biridir. Hamlet babasının öldürüldüğünü öğrenir ve intikam yemini eder. Fakat intikam düşüncesi onu özgürleştirmez. Tam tersine, zihninin içine yerleşir.
Şüphe büyür.
Öfke büyür.
Ölüm büyür.
Ve sonunda intikam almak isteyen herkesin hayatını zehirleyen o eski soru ortaya çıkar: Bir kötülüğü düzeltmek için yeni kötülükler üretmeye başladığımız anda hâlâ adalet arıyor muyuz?
Shakespeare'in tragedyaları bize kesin cevaplar vermez.
Belki de bu yüzden hâlâ yaşıyorlar.
Çünkü insan doğası kesin cevaplardan daha karmaşıktır.
En zor intikam: Vazgeçmek
Gerçek güç, karşılık verebilecekken vermemektir. Lakin burada ince bir çizgi var. Vazgeçmek korkaklık değildir. Affetmek de yapılanı onaylamak değildir. Affetmek, karşı taraf için değil, kendi zihnini serbest bırakmak demektir. Bir insanı affedebilirsin ama hayatına tekrar almayabilirsin. Unutmayabilirsin ama her gün hatırlamak zorunda da değilsin. Hatta bazı insanlara verilebilecek en olgun cevap, onlara hiçbir cevap vermemektir. Çünkü sessizlik pasiflik değil, sınırdır.
Marcus Aurelius'un düşüncesi burada yeniden anlam kazanır: Sana yapılan kötülüğün seni de kötüleştirmesine izin verme.
Çünkü intikamın en büyük zaferi karşı tarafı cezalandırmak değil, senin karakterini onun davranışına dönüştürmektir.
Seneca'nın Stoacı dünyasında da insanın kontrol alanı kendi yargıları ve tepkileri üzerinden düşünülür. Başkalarının ne yaptığını kontrol edemeyiz. Ama onların davranışlarının içimizde ne kadar yer kaplayacağı konusunda bir seçim alanımız vardır.
Hayatımızın büyük kısmını zaten kontrol edemiyoruz.
Başkalarının ne söylediğini, ne yaptığını, ne düşündüğünü kontrol edemiyoruz.
Ama onlara hayatımızın ne kadarını vereceğimize karar verebiliriz.
Özgürlük biraz da burada başlıyor.
Çünkü intikamın bir bedeli vardır
İntikam almak için sürekli geçmişe dönmek gerekir. Oysa hayat ileriye doğru akar. Geçmişte yaşayan insanın bugünü küçülür. Yeni bir ilişki kurarken eski ilişkinin hesabını taşır. Yeni bir insana güvenirken eski insanın ihanetini hatırlar. Yeni bir hayat kurarken eski hayatın enkazını yanında taşır. Sonra da neden mutlu olamadığını düşünür. Sorun hayatında yeni bir şey olmaması değildir. Sorun, eski bir şeyin hâlâ içeride çok fazla yer kaplamasıdır.
Schopenhauer'ın insan arzularına dair karamsar düşüncesi burada ürkütücü biçimde anlamlıdır: İnsan çoğu zaman istediğine ulaştığında huzura değil, yeni bir isteğe geçer.
İntikam da böyledir.
Önce dersin ki: “Bir gün onun da canı yanacak.”
Sonra:“Bir gün pişman olacak.”
Sonra:“Bir gün ne kaybettiğini anlayacak.”
Ve fark etmeden bütün geleceğini başka bir insanın vereceği tepkiye bağlarsın.
Bu artık intikam değil, bağımlılıktır.
Dante'nin kapısındaki soru
Dante'nin İlahi Komedya'sında cehennem, yalnızca ateşin ve acının bulunduğu bir yer değildir.
Aynı zamanda insanın kendi ruhsal durumunun sonsuzlaşmış hâlidir.
Cehennemin kapısındaki meşhur ifade:
“Buraya giren, umudunu geride bıraksın.”
İntikamın da küçük bir cehennemi vardır.
Oraya girerken insan çoğu zaman umudunu değil, geleceğini geride bırakır.
Çünkü sürekli geçmişin hesabıyla yaşayan insanın geleceğe ayıracak zihinsel alanı azalır.
Düşmanını düşünür.
Ne yaptığını düşünür.
Ne söyleyeceğini düşünür.
Bir gün karşılaştığında ne yapacağını düşünür.
Ve bütün bunların arasında hayat sessizce geçer. İnsanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri budur: Hayatını, artık hayatında olmayan birinin etrafında yaşamaya devam etmek.
Karanlık karanlığı kovamaz
Martin Luther King Jr. bunu çok daha geniş bir toplumsal bağlamda ifade etmişti: “Karanlık karanlığı kovamaz; bunu yalnızca ışık yapabilir. Nefret nefreti kovamaz; bunu yalnızca sevgi yapabilir.”
Bu söz yalnızca toplumlara değil, insanın kendi iç dünyasına da uygulanabilir.
Çünkü öfkeyi daha fazla öfkeyle büyütmek, yarayı kapatmaz.
Nefreti nefretle cevaplamak, insanı özgürleştirmez.
Yalnızca yaranın şeklini değiştirir.
Burada “affetmek” kelimesinden daha önemli bir kelime vardır: Bırakmak.
Affetmek zorunda değilsin. Ama bırakabilirsin. Onun hayatını düzeltmek zorunda değilsin. Ama kendi hayatını onun hatasından kurtarabilirsin. Geçmişi değiştiremezsin. Ama geçmişin geleceğine ne kadar hükmedeceğini değiştirebilirsin.
Peki intikam duygusu geldiğinde ne yapmalı?
Önce onu inkâr etmemek gerekir.
“Ben asla intikam düşünmem” demek insan doğasını fazla romantikleştirmektir. Kırıldığımızda öfkeleniriz. Haksızlığa uğradığımızda karşılık vermek isteriz. Bu insani. Fakat duygu ile davranış arasında küçük bir mesafe bırakmak büyük bir olgunluk göstergesidir.
Öfkelisin.
Bekle.
Cevap vermek istiyorsun.
Biraz daha bekle.
Bir mesaj yazdın.
Gönderme.
Çünkü bazı mesajlar gönderilmediğinde daha değerlidir.
Ama mesele yalnızca susmak değildir.
Mesele, duygunun direksiyona geçmesine izin vermemektir.
Öfkeni dinleyebilirsin.
Ama ona araba kullandıramazsın.
Sonunda ne kalıyor?
İntikamın peşinden uzun süre giden insanın en büyük yanılgısı, sonunda rahatlayacağını düşünmesidir.
“Bir gün onun da canı yanacak ve ben rahatlayacağım.”
Belki.
Ama çoğu zaman o gün geldiğinde beklediğin duyguyu bulamazsın. Çünkü insanın içindeki boşluk, karşı tarafın acısıyla dolmaz. Birinin pişman olması seni geçmişteki hâline döndürmez. Birinin özür dilemesi kaybettiğin zamanı geri getirmez. Birinin acı çekmesi, senin yaşadığın acıyı silmez. Ve en önemlisi: Birinin seni kaybetmesi, senin kendini yeniden bulduğun anlamına gelmez.
İşte bu yüzden intikamın sonunda bazen büyük bir sessizlik kalır.
O sessizlikte alkış yoktur. Zafer müziği yoktur. Düşmanın yenilmiş olmasının getireceğini sandığın büyük huzur da çoğu zaman yoktur. Sadece sen varsındır. Ve geçmişte yaşananların ardından kendine bakarsın.
Sonra belki şu soruyu sorarsın: “Ben gerçekten ne kazandım?”
Belki de hayatın en zor ama en özgürleştirici cevabı şudur: Bazen kazanmanın yolu karşı tarafı yenmek değil, artık onunla savaşmak istememektir.
Çünkü seni inciten insanın yaptığı şey senin geçmişindir. Ama ona ömrünün geri kalanını vermek...
İşte o artık senin seçimin olur.
Gerçek özgürlük tam olarak burada başlar. İntikamı bıraktığında onu affetmiş olmayabilirsin. Onu haklı çıkarmış da olmayabilirsin. Sadece kendine şunu söylemiş olursun:
“Sen benim başıma gelen bir şeydin. Ama benim kim olacağıma sen karar vermeyeceksin.”
İnsan düşmanını yenerek değil, onun kendisinde bıraktığı izi aşarak özgürleşir.
Sonunda geriye kalan şey intikamın zaferi değil; kendi hayatının sessizce yeniden sana ait olmasıdır.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın