Altı genç dövüşüyor, hepsi birbirinin dengi iki takım gibi ayrılmışlar. Hafif şişman olan yerde, beyaz atleti kemerinin altından çıkmış esmer teni gözüme çarpıyor. Yardım etme isteği gelmiyor içimden çünkü beni anlayacaklarını sanmıyorum ve tabii onların ihtiyacı yardım değil üstün olduğunu kanıtlama. Diğer iki zayıf birbirinin gardını düşürmesini bekliyor, ilk önce hangisi hamle yapacak? Bilmiyorum kafamı çevirdim. Belki bir kız yüzünden kavga etmeye başlamışlardır, ya da kötü bir kelime. Yüzünden diyorum çünkü kavgalar ancak “yüzünden” ile başlar. Akıllı insan hormonlarını kontrol edemez mi? Gri montlu çocuk siyah montlu olanı bacaklarının arasına kıstırmış suratını yumrukluyor, gözlerim onlara kayıyor. Ne kadar anlam yüklü bir dövüş diyorum, sonunda griler kazanmaya başlamış, siyah ya da beyaz gibi bir tek tipleşme o güçlü ellerin altında ezilmeye başlamış. DEVRİM! Diye bağırasım geliyor. Hoşuma gidiyor. İnsanların hayat içinde dövüşecek bir şeyler bulması ne hoş. İnsanlar hep zorunda kalmadan bir şeyler için kavga etseler keşke diyorum. Gelecekleri için mesela, ekmeklerinin emekleri karşısında erimesi sebebiyle mesela, ya da yere çöp atan o aşağılıkları “sert” bir dille uyarmak için zorunda kalmadan, içinden geldiğince kavga etseler mesela. Atleti açılan gençten inleme sesi duyuyorum, çünkü üstündeki düşmanı -normal bir zamanda tanışsalar dost olacaklarına eminim- karnına arka arkaya tekmelerini savuruyor. Ayakkabısını sokak lambasından vuran turuncu ışıklar gösteriyor, siyah çakma bir nike marka olası gerek. Tekme, yerdekinin karnına her gittiğinde üzerindeki turuncu yansıma yerini siyaha bırakıyor. Gölgeler içinde darbe almak... yazık. Çimen ve betonun kasım soğukluğunu kavga esnasında hissettiklerini zannedemiyorum. Anın adrenali en azından onları soğuktan koruyor. Kasımda soğuktan koruyan iki şeyin aşk ve kavga olması ne ironik. Hayat bize oyun oynamayı seviyor. Bir üçüncüsü ellerimi sarmalayan montumun cebi tabii, ama onları olaya dahil etmiyorum, yeterince romantik değiller. Ellerim değil montumun cepleri, bilakis ellerim yeterince romantiktir. (Bende tanıştığım kadınların yalancısıyım.) Uzun ve ince olduğunu iddia ettikleri parmaklarım, damarlarımın yollarını belirgin kılan ince tenim, parmak ve tırnak yapım beni diğer erkeklerden bir sıfır öne geçiriyor olabilir, en azından maddecilerin gözünde. Suratına yumruk yiyen çocuk diğeri kadar güçlü değil, sesini bile çıkartamıyor “düşmanının” sert ve soğuk elleri bilincini kapatıyor. Bir baba gibi tüm yükü suratıyla blokluyor. -sorulsa sırtını tercih edeceğine eminim- gardını alan diğer ikisine bakıyorum, yerdeki yumruk ve tekme yiyenlerden daha korkaklar. Bir türlü kavgaya girişememişler, onlarda tembelliğimi görüyorum, BAŞLA ULAN ARTIK! Onlar için daha fazla bir şey karalamayacağım, kalemim korkaklar için mürekkep dökmez. Ne kadarda eminim kendimden, bu satırları 20 sene sonra okuduğumda (27’imde ölmemişsem eğer) aynı motivasyonu kendime özverili bir biçimde sormak istiyorum. İnsanın bazen dünya nimetleri için her şeyi yapası geliyor. Bugün hocalarımı ziyaret ettim. Ne kadar güzel bir kadın... yanına her gittiğimde beni insan gibi hissettiriyor. Başarılarımı takır takır suratıma vuruyor, değerli olduğumu hissettiriyor. Çok yaşa! Tüm bu genç meşgalesine kulağımdaki “25” şarkısı eşlik ediyor. -tanıdık hisler pişman, tanıdık yüzler düşman- yanlarında geçirdiğim on saniyelik bir dilimi onların içlerindeki yalnızlık kavgalarıyla bırakıp evime yöneliyorum. Kasımın soğuğunu yorgun ciğerlerime bir kez daha çekiyorum. Turuncu ışık gölgemi artık altıma değil önüme düşürüyor. Keskin ve soğuk.
Altı genç dövüşüyor


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın