Freud’a atfedilen, fakat aslında onun doğrudan söylemediği bir düşünce vardır: “İnsan bazen mutluluğu değil, tanıdığı acıyı seçer.”
İlk bakışta tuhaf gelir bu. Kim bile bile üzülmek ister? Kim huzur varken huzursuzluğu, sevgi varken reddedilmeyi seçer?
Ama insan ruhu her zaman mantığın kurallarıyla hareket etmez.
Bazen bildiğimiz bir acı, bilmediğimiz bir mutluluktan daha güvenli gelir. Çünkü tanıdığımız şey, kötü bile olsa bize yabancı değildir.
Freud’un “tekrar zorlantısı” kavramıyla açıklamaya çalıştığı olgulardan biri de budur: İnsan, geçmişte yaşadığı bazı acı verici deneyimleri farkında olmadan yeniden üretme eğiliminde olabilir. Yarım kalmış, çözülememiş ve iç dünyasında yerli yerine oturmamış deneyimlerin etrafında tekrar tekrar dolaşır.
Sanki hayat ona yeni bir kapı açar, ama o dönüp eski kapının önünde bekler.
Bir insanın aynı tür ilişkileri tekrar tekrar yaşaması bunun en görünür örneklerinden biridir. İnsanlar değişir, yüzler değişir, şehirler değişir; fakat hikâyenin sonu nedense birbirine benzer.
Yine değersiz hisseder.
Yine yeterince sevilmediğini düşünür.
Yine karşısındaki insanın ilgisini kazanmak için kendisinden vazgeçmeye başlar.
Yine kırılır.
Sonra kendine sorar:
“Ben neden hep aynı insanlara denk geliyorum?”
Belki de mesele hep aynı insanlara denk gelmek değildir. Belki insan, kendisine tanıdık gelen duygusal dünyayı yeniden kuruyordur.
Çünkü bazen insan bir kişiyi değil, o kişinin kendisinde uyandırdığı duyguyu seçer.
Bu oldukça rahatsız edici bir ihtimaldir. İnsanın kendisiyle gerçekten yüzleşmesi de zaten rahatsız edicidir.
Çocuklukta öğrenilen bazı duygular, yetişkinlikte kader gibi karşımıza çıkabilir.
Sevilmek için çabalamamız gerektiğini öğrendiysek, kolay gelen sevgiden şüphe edebiliriz.
Terk edilmeye alıştıysak, terk edilme ihtimali olmayan bir ilişki bize tuhaf gelebilir.
Değer görmek için başarılı olmamız gerektiğine inandıysak, olduğumuz hâlimizle sevilmek bile bizi huzursuz edebilir.
Çünkü zihnimiz yalnızca doğru olanı değil, tanıdık olanı da arar.
Tanıdıklık ile güveni birbirine karıştırdığımızda hayatımızın en büyük yanılgılarından biri ortaya çıkar:
Bize iyi gelmeyen şeyleri, tanıdık oldukları için güvenli sanırız.
Oysa tanıdık olan her şey güvenli değildir.
Bir acıyı uzun süre taşımış olmak, onun bize ait olduğu anlamına gelmez.
İnsanlar zamanla kendi yaralarını kişiliklerinin bir parçası zannetmeye başlayabilir:
“Ben zaten böyleyim.”
“Benim ilişkilerim hep böyle olur.”
“Ben şanssızım.”
“Ben kimseye güvenemiyorum.”
“Ben hep yanlış insanları seçiyorum.”
Bu cümleler ilk bakışta karakter tanımı gibi görünür. Oysa çoğu zaman yalnızca tekrar edilmiş bir hikâyenin özetidir.
İnsan, yaşadığı şey ile kim olduğu arasındaki farkı göremediğinde geçmişini karakteri zanneder.
Ve böylece yara, kimliğe dönüşür.
Hayatımızdaki bazı tekrarların kader olmadığını kabul etmek gerekir.
Aynı insan tiplerine çekilmek, bizi değersiz hissettiren ortamlarda kalmak, aynı davranışlara tekrar tekrar tahammül etmek ve sonunda bizi üzeceğini bildiğimiz hâlde aynı duygusal kalıplara dönmek kolayca “kader” diye açıklanabilir.
Çünkü kader suçlanamaz. Kaderin hesabı sorulmaz. Değiştirilemezmiş gibi düşünülür.
Oysa bilinçdışı tekrarların önemli bir tarafı vardır: İnsan onları fark ettiği anda, tekrarın büyüsü biraz bozulmaya başlar.
Bir şeyin adını koymak, onun üzerimizdeki gücünü azaltır.
“Neden hep bunu yaşıyorum?” yerine “Ben neden yine buradayım?” diye sormak daha değerlidir.
Çünkü ikinci soru suçlu ararken, ilki sorumluluk arar.
Ve sorumluluk, insanın özgürlüğünün başladığı yerdir.
Kaygı her zaman heyecan değildir. Bazen yalnızca eski bir yaranın yeniden açılmasıdır.
İnsan, bildiği duygunun içinde kendisini daha canlı hissedebilir. Çünkü acı bile olsa tanıdıktır. Kalbin hangi noktada kırılacağını, hangi sessizliğin terk edilme korkusunu tetikleyeceğini bilir.
Huzur ise başka bir şeydir.
Huzur, insandan yeni bir dil öğrenmesini ister. Sabır ister, güven ister, kontrolü biraz bırakmayı gerektirir.
Bu yüzden bazı insanlar huzura kavuştuğunda bile huzursuz olabilir.
Fırtınaya alışmış bir insan için durgun deniz, ilk başta güven vermeyebilir.
Kendimizi değiştirmek de burada başlar.
Geçmişimizi silerek değil, geçmişin bugünümüz üzerindeki otomatik etkisini fark ederek.
İyileşmek, başımıza hiç kötü şey gelmemesi değildir. Yaşadıklarımızın bundan sonraki seçimlerimizi yönetmesine izin vermemeyi öğrenmektir.
Bir zamanlar sizi reddeden insanların peşinden koşmuş olabilirsiniz. Bugün ise sizi seçen birinin yanında kalmayı öğrenebilirsiniz.
Bir zamanlar sevgi uğruna kendinizden vazgeçmiş olabilirsiniz. Bugün sevginin kendinizden vazgeçmek olmadığını anlayabilirsiniz.
Bir zamanlar size acı veren şeyleri “aşk” diye adlandırmış olabilirsiniz. Bugün ise huzurun da aşkın bir biçimi olduğunu keşfedebilirsiniz.
İnsan değiştiğinde geçmiş değişmez.
Ama geçmişin geleceğe yazdığı senaryo değişebilir.
Aynı hikâyeyi farklı insanlarla tekrar tekrar oynamak yerine, bir gün senaryoyu kendiniz yazmaya karar vermek gerekir.
Bunun için insanın kendisine dürüst sorular sorması gerekir:
Neden hep aynı insanlara çekiliyorum?
Neden beni seven birinin sevgisine inanmakta zorlanıyorum?
Neden huzur geldiğinde sıkılıyorum?
Neden kaybetme ihtimali olan şeyleri daha değerli buluyorum?
Ve belki en önemlisi:
“Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa buna alıştığım için mi istiyorum?”
Bu soru hayatın yönünü değiştirebilir.
Çünkü alışkanlık ile arzu arasındaki sınır düşündüğümüzden daha bulanıktır.
İnsan yıllarca bir şeyi istediğini sanabilir. Sonra bir gün durup fark eder:
“Ben bunu gerçekten istemiyormuşum. Sadece bunu istemeyi öğrenmişim.”
İşte o an geçmiş ile gelecek arasındaki küçük ama önemli kapı açılır.
Hayatın bize sürekli aynı dersi vermesi gerektiğine inanmak zorunda değiliz.
Aynı acıyı ikinci kez yaşamak bazen kaçınılmaz olabilir. Ama üçüncü kez aynı yere dönmek, artık yalnızca talihsizlik olmayabilir. Belki orada bakmamız gereken bir şey vardır.
İnsanın hayatındaki bazı tekrarlar, çözülmemiş bir yaranın sessiz çağrısıdır:
“Beni fark et. Beni anla. Beni artık başka bir biçimde yaşa.”
Çünkü bilinçdışı tekrarın ironisi şudur: İnsan geçmişi değiştirmek isterken geçmişi yeniden yaşar.
Ruhun amacı acıyı yeniden üretmek değildir. Belki onu anlamlandırmaya çalışıyordur. Fakat bunu yaparken aynı kapıyı tekrar tekrar çalabilir.
Hayat çoğu zaman insanın bir şeyi artık eskisi gibi seçmemesiyle değişmeye başlar.
Aynı acıya başka bir isim vermeyi bıraktığında…
Kırıntıları sevgi sanmadığında…
Belirsizliği tutku diye kutsamadığında…
Geçmişin tanıdık karanlığını, geleceğin bilinmez aydınlığına tercih etmediğinde…
Bir şey değişir.
Sessizce.
Kimse fark etmeden.
Dışarıdan hayatınız hâlâ aynı görünür. Ama siz artık aynı insan değilsinizdir.
Çünkü insanın gerçek dönüşümü, başına gelenlerin değişmesiyle değil; başına gelenlere verdiği cevabın değişmesiyle başlar.
Hayat boyunca karşımıza çıkan en büyük soru “Neden hep benim başıma geliyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Ben neden hep buraya geri dönüyorum?”
Bu sorunun cevabını bulduğumuz gün, kader sandığımız bazı şeylerin aslında bilinçdışı seçimler olduğunu fark ederiz.
İşte o zaman geçmiş, bizi çağıran yer olmaktan çıkar.
Sadece geride bıraktığımız yer olur.
Çünkü insanın özgürlüğü, hiç yara almamak değildir.
Aynı yaraya kendi elleriyle geri dönmemesidir.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın