Annemin uyuzgecer geceleri

Annemin uyuzgecer geceleri
0 Beğen
0 Yorum

Bazı kitapları okurken bir karaktere kızarsın, bir karakteri anlamaya çalışırsın, bir yerde durup “ama neden?” dersin. Annemin Uyurgezer Geceleri’nde benim için biraz böyle oldu. Kitabın annenin uyurgezer geceleri üzerinden ilerleyeceğini düşünürken kendimi daha çok Şehnaz ve E’nin arasında buldum.


E’yi sevmedim mesela. Bunu özellikle söylemek istiyorum çünkü E’nin Şehnaz’a yaptıklarını düşündükçe insanın onu sevmesi pek mümkün değil. Şehnaz’ı üzmesi, onu çok da ciddiye almaması, evli olmasına rağmen onunla ilişkisini sürdürmesi, hayatına başka kadınların girip çıkması… E’nin kusurları saymakla bitmiyor. Ama işte insan bazen birini bütün kusurlarıyla görüp yine de ondan vazgeçemiyor.


Şehnaz da tam olarak bunu yapıyor.


E’nin ona iyi gelmediğini biliyor. Başka kadınlarla ilişkilerini biliyor. Hatta E’nin kendisinden sonra hayatına girecek birini de üzebileceğini düşünüyor. Yani aslında gördüğü şeyi görmüyor değil. Gayet farkında. Ama yine de vazgeçemiyor.


Neden?


Bazen bir insan kırk gün seni üzer de kırk birinci gün sana öyle güzel davranır ki o kırk günü unutursun. Hatta dönüp “aslında o kötü biri değil” dersin. Sanki sana yaşattığı bütün kırgınlıklar o tek güzel günün yanında küçücük kalır. Şehnaz’ın E’ye bakışında biraz bunu gördüm.


İnsanın bilinciyle bildiği ile içinin bildiği çoğu zaman aynı olmuyor gerçekten.


Şehnaz’ın bilinci E’den uzak durması gerektiğini biliyor. Ama içi hâlâ E’yi istiyor. İşte bence kitabın en gerçek taraflarından biri de burada. Çünkü dışarıdan bakınca birine “neden hâlâ onunlasın?” demek çok kolay. İnsan kendi hayatına gelince o kadar kolay olmuyor ama. Başkasına verdiğin aklı kendine veremiyorsun bazen.


Belki de Şehnaz’ın E’den vazgeçememesi sadece E’yle ilgili değildir. Belki insan bazen kendisine verilen küçücük bir sevgiyi, kendisine yapılan büyük haksızlıklardan daha fazla büyütüyordur.


Günümüzde de biraz böyle değil mi zaten?


Kimse kimsenin kıymetini tam olarak bildiğini düşünmüyor. Herkes biraz daha fazlasını bekliyor, biraz daha sevilmek, biraz daha görülmek istiyor. Sonra bir bakıyorsun, sana iyi gelmeyen birinin sana verdiği minicik ilgiyi dünyanın en büyük sevgisi sanmışsın.


Şehnaz’ın anneannesi de bir yerde “kendini sevmeyen hiç kimseyi sevemez, önce kendini sevmeyi öğren” diyor. Kitabın tamamını bu cümle üzerinden açıklamak istemiyorum ama Şehnaz’ı düşündüğümde o cümle tekrar tekrar karşıma çıktı. Çünkü insan kendisini gerçekten sevse, kendisine yapılanları ne kadar süre taşırdı?


Annenin uyurgezer geceleri ise kitabın bambaşka bir tarafı. Üç gece boyunca annenin geçmişinden başka başka şeyler çıkıyor ortaya. İlkinde Şehnaz babasının aslında babası olmadığını öğreniyor. İkincisinde annesini normalde asla giymeyeceği bir kıyafetle ve kırmızı rujla görüyor. Üçüncüsünde ise artık saklanan şeylerin ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz.


Bence annenin uyurgezerliği sadece geceleri yaşanan bir durum değil. Sanki gündüzleri susturulan, saklanan, üstü kapatılan ne varsa gece olunca kendine bir çıkış yolu buluyor.


Anneannenin ölümünden sonra evden ona dair ne varsa kaldırılması da bununla çok örtüşüyor. Hatırlatacak hiçbir şey kalmasın isteniyor. Atılıyor, saklanıyor, yok ediliyor. Ama geçmişi evden çıkarınca insanın içinden de çıkarabiliyor musun?


Çıkaramıyorsun.


Mesela o kırmızı ruj.


Ev talan ediliyor, bulunamıyor. Sonra annenin gizli kutusundan çıkıyor. Yani ne kadar saklarsan sakla, bazı şeyler kendine bir yer buluyor. Belki bir çekmecede, belki bir kutuda, belki de insanın içinde.


Ve galiba kitabı bitirdiğimde en çok bunu düşündüm. İnsan bazı şeyleri unutmak istediğinde gerçekten unutuyor mu, yoksa sadece onları biraz daha derine mi gömüyor?


Belki de insanın hayatında bazı şeyleri tamamen yok etmek diye bir şey yok.


Sadece onlarla yaşamayı öğrenmek var.


Annemin Uyurgezer Geceleri bende biraz böyle kaldı işte. Bir anne, bir kız, bir sevgili hikâyesinden çok daha fazlasını düşündürdü bana. İnsanların birbirlerine yaptıklarını, kendilerine yaptıklarını, bile bile kaldıkları yerleri düşündüm.


Ve en çok da Şehnaz’ı.


Çünkü bazen insanın gitmesi gerektiğini bilmesi yetmiyor. Gitmek için kendine de inanması gerekiyor.


Belki de önce kendine dönüp, “ben bunu gerçekten hak ediyor muyum?” diye sorması gerekiyor.


Sonra da cevabı neyse, onunla yüzleşmesi.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın