Sanat Olmasa, Hayat Ne Kadar Eksik Kalırdı?

Sanat Olmasa, Hayat Ne Kadar Eksik Kalırdı?
0 Beğen
0 Yorum

Sanat Olmasa, Hayat Ne Kadar Eksik Kalırdı?


Bunu düşünmek için büyük bir müzeye gitmeye, bir konser salonunda saatler geçirmeye ya da kalın sanat kitapları okumaya gerek yok. Bir şarkının tam da ihtiyacımız olan anda çalması yeter. Bir şiirin yıllardır içimizde taşıdığımız ama bir türlü adını koyamadığımız duyguyu tek bir dizeyle anlatması… Bir tablonun karşısında birkaç saniye durup, neden etkilendiğimizi tam olarak anlayamadan sessizleşmemiz… Bir filmin sahnesinde kendimizden bir parça görüp uzun süre o sahnenin etkisinden çıkamamamız…


Sanat, çoğu zaman hayatımıza dışarıdan gelen bir süs gibi düşünülüyor. Oysa sanat hayatın süsü değil; hayatın kendisini daha derinden hissedebilme biçimlerinden biridir.
İnsan yalnızca yemek yiyerek, çalışarak, para kazanarak, ev kurarak ve günü tamamlayarak yaşamaz. Bunlar hayatın devam etmesini sağlar; fakat hayatın anlamını tek başına oluşturmaz. İnsan, aynı zamanda hissetmek ister. Hayret etmek, özlemek, sevmek, yas tutmak, umut etmek, güzelliğe dokunmak ister. Bazen tek bir melodinin içinde yıllarını bulmak, bazen bir roman kahramanının acısında kendini görmek, bazen bir resmin sessizliğinde kendi içindeki gürültüyü duymak ister.


Çünkü insanın yalnızca bedeni değil, ruhu da beslenmeye muhtaçtır.

Ve ruhun açlığı çoğu zaman midemizin açlığı kadar kolay fark edilmez.


Günümüz insanının en büyük sorunlarından biri tam burada başlıyor. Her şeyi hızlandırdık ama hissetmeyi yavaşlatmayı unuttuk. Günlerimiz toplantılar, bildirimler, mesajlar, işler, hedefler ve yapılacaklar listeleri arasında akıp gidiyor. Bir şeyden diğerine yetişirken kendimize yetişemiyoruz. Sürekli bir yerlere gidiyoruz ama çoğu zaman nereye gittiğimizi sormuyoruz.


Oysa sanat bize durmayı öğretir.


Bir tabloya bakarken acele edemezsiniz. İyi bir müzik dinlerken başka bir yere yetişemezsiniz. Bir şiiri gerçekten anlamaya çalışırken zihninizi birkaç dakika olsun dünyanın gürültüsünden çekmeniz gerekir. Sanat, modern insanın kaybettiği o eski yeteneği geri çağırır: dikkat etmeyi.
John Berger, görmenin yalnızca gözle gerçekleşmediğini; bakışımızın düşüncelerimiz, deneyimlerimiz ve dünyayla kurduğumuz ilişki tarafından şekillendiğini anlatır. Gerçekten de aynı resme bakan iki insan, aslında aynı şeyi görmez. Çünkü insan yalnızca gözleriyle değil, yaşadıklarıyla bakar.
Belki de sanatın en büyük gücü buradadır.


Bize dünyayı değil, dünyaya bakışımızı gösterir.


Bir Van Gogh tablosundaki gökyüzü, yalnızca gökyüzü değildir artık. Bir Beethoven bestesi yalnızca seslerden oluşmaz. Bir Nazım Hikmet dizesi yalnızca kelimelerin yan yana gelmesi değildir. Bir Nuri Bilge Ceylan filmi yalnızca görüntülerden ibaret değildir. Büyük sanat eserleri, gerçekliğin yüzeyini biraz aralar ve bize orada başka bir şey olduğunu hissettirir.


Bazen kendimizi.
Bazen kaybettiklerimizi.
Bazen henüz yaşayamadığımız hayatı.
Sanatın insanı iyileştiren tarafı da biraz buradan gelir.


Çünkü insanın bazı duyguları vardır; onları çözemez, ancak ifade edebilir. Bazı acılar vardır; anlatamaz, ancak bir şarkının içine bırakabilir. Bazı özlemler vardır; konuşmaya başladığında küçülür, ama bir şiirde kendine yer bulduğunda anlam kazanır.


Sanat, insanın içindeki karmaşaya bir dil verir.


Bu yüzden çocukken çizdiğimiz resimler önemlidir. Kötü oldukları için değil; henüz kendimizi açıklamak zorunda kalmadan kendimizi ifade edebildiğimiz için. Çocuk, dünyayı kelimelerle açıklamadan önce çizgilerle anlatır. Sonra büyürüz. Bize doğru konuşmayı, doğru görünmeyi, doğru davranmayı öğretirler. Bir süre sonra yalnızca ne hissettiğimizi değil, ne hissetmemiz gerektiğini de düşünmeye başlarız.
Ve içimizdeki sanatçı yavaş yavaş susar.


Yetişkinlik dediğimiz şeyin en acı taraflarından biri budur: İçimizdeki merakın yerini alışkanlıkların, hayretin yerini rutinin, oyunun yerini performansın alması.


Nietzsche'nin sanat üzerine düşüncelerinde önemli bir damar vardır: İnsan, hayatın bütün acılarına rağmen onu yaşayabilmek için estetik bir bakışa ihtiyaç duyar. Hayat yalnızca açıklanacak bir problem değildir; aynı zamanda deneyimlenecek, yorumlanacak ve yeniden biçimlendirilecek bir şeydir.
Bu bakış açısı bize önemli bir şey söyler:
Hayatı değiştiremiyorsak bile, hayatla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebiliriz.


Bazen bir sabah kahvemizi gerçekten içmek bile bunun başlangıcıdır. Telefonu bir kenara bırakıp pencereden dışarı bakmak. Gün batımının fotoğrafını çekmek yerine birkaç dakika yalnızca onu seyretmek. Bir şarkıyı arka planda çalan bir gürültü olmaktan çıkarıp gerçekten dinlemek. Bir kitabın sayfasında durup bir cümleyi tekrar okumak.


Bunlar küçük şeyler gibi görünür.


Ama insanın hayatı zaten büyük anlardan çok, fark edilmeyen küçük anların toplamıdır.
Sanat bize tam olarak bunu öğretir: Hayatı tüketmek yerine seyretmeyi.


Bir ressamın dünyaya bakışını düşünün. Herkesin geçtiği bir sokağın köşesinde durur ve çoğumuzun fark etmediği bir ışığı görür. Bir fotoğrafçı, herkesin önünden geçtiği bir yüz ifadesinde bütün bir hikâyeyi yakalar. Bir şair, herkesin kullandığı kelimelerin arasında kimsenin henüz söylemediği bir cümle bulur.
Sanatçı aslında bize yeni bir dünya yaratmaktan çok, zaten burada olan dünyayı yeniden görmeyi öğretir.
Bu yüzden sanat yalnızca sanatçıların işi değildir.


Hepimizin hayatında biraz sanat olmalıdır.


Çünkü sanatla temas eden insanın duygusal dünyası genişler. Başkasının acısını anlamak kolaylaşır. Farklı bir hayatın içine birkaç saatliğine girebiliriz. Hiç tanımadığımız bir insanın korkusunu, yalnızlığını, aşkını veya umudunu hissedebiliriz.


Bir roman bizi hiç gitmediğimiz bir ülkeye götürür.
Bir film, hiç yaşamadığımız bir hayatı yaşatır. Bir şarkı, yıllar önce unuttuğumuzu sandığımız bir duyguyu geri getirir. Bir resim, hiç söylemediğimiz bir cümlenin yerine konuşur.


Sanatın insanı daha iyi bir insana dönüştürmesinin ihtimali de burada saklıdır: Bizi kendimizden çıkarıp başkasının dünyasına sokar.
Empatiyi yalnızca ahlaki öğütlerle öğrenmeyiz. Bazen bir hikâyenin kahramanıyla birlikte ağlamak gerekir.
Ve bu yüzden sanatın olmadığı bir toplum yalnızca estetik açıdan fakirleşmez; duygusal olarak da yoksullaşır.


Çünkü sanatın olmadığı yerde insanın hayal gücü daralır.


Hayal gücü daraldığında ise insan, mevcut olanı kaçınılmaz sanmaya başlar.
Oysa insanlığın bütün büyük dönüşümleri önce birilerinin hayal edebilmesiyle başlamıştır. Henüz ortada olmayan bir dünyayı düşlemek, sonra onu mümkün kılacak yolları aramak… Bilim de, mimari de, edebiyat da, siyaset de, medeniyet de bir anlamda hayal gücünün ürünüdür.
Leonardo da Vinci'nin defterlerini düşünün. Sanatla bilimin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığı bir zihnin nasıl çalıştığını görürüz. Anatomi, mühendislik, resim, mimari, doğa gözlemi… Hepsi aynı merakın farklı yüzleridir.


Modern insanın yeniden öğrenmesi gereken şey belki de budur:
Hayatı kategorilere bölmeden yaşayabilmek.
Hem düşünebilmek hem hissedebilmek.
Hem aklımızı hem sezgimizi kullanabilmek.
Hem üretmek hem hayran kalabilmek.


Çünkü yalnızca akılla yaşayan insan hayatı çözebilir ama onu hissedemez. Yalnızca duygularıyla yaşayan insan ise hisseder ama yönünü kaybeder. İnsan, bu iki taraf arasında bir köprü kurabildiğinde bütünleşmeye başlar.


Sanat o köprünün en eski yollarından biridir.
Bu nedenle, yaş ilerledikçe sanatın kıymetini daha fazla anlarız. Gençken bazı şarkıları yalnızca güzel oldukları için dinleriz. Sonra hayat bize birkaç yara verir ve aynı şarkı birdenbire başka bir anlam kazanır.
Aynı şiiri yirmi yaşında okursunuz, başka bir şey hissedersiniz.
Kırk yaşında yeniden okursunuz, başka.
Çünkü değişen şiir değildir.
Değişen sizsiniz.


Sanatın güzelliği de buradadır. Bizi her karşılaşmada başka bir yerimizden yakalar. Aynı kitap, farklı zamanlarda farklı bir insan tarafından okunmuş gibi olur. Çünkü okuyan insan artık aynı insan değildir.
Sanat eserlerinin eskimemesinin nedeni budur.
Onlar yalnızca zamana değil, insana da dayanırlar.
Hayatın içinde herkesin bir dönem geldiğinde kendine sorması gereken bir soru var:
Ben yalnızca yaşıyor muyum, yoksa gerçekten hissediyor muyum?
Çünkü yaşamakla hayata temas etmek aynı şey değildir.
Bir insan yıllarca çalışabilir, kazanabilir, seyahat edebilir, kalabalıklar içinde bulunabilir; ama bütün bunların arasında kendi ruhuna hiç uğramamış olabilir.

Sanat, bizi yeniden oraya götürür.
İçimize.
Sessizliğimize.
Unuttuğumuz merakımıza.
Çocukluğumuzun şaşkınlığına.
Ve belki de en önemlisi, hâlâ canlı olduğumuzu hatırlatan o ince titreşime.
Bu yüzden hayatınızda sanat için yer açın.


Bir sergiye gidin. Bir şiir okuyun. Daha önce hiç dinlemediğiniz bir müziği açın. Bir fotoğraf çekin. Bir şeyler karalayın. Bir film izleyin ve sonrasında bir süre sessiz kalın. Bir müzisyenin ellerine, bir ressamın fırça darbelerine, bir yazarın kelimelerine dikkat edin.
Ama bunu “kültürlü görünmek” için yapmayın.
Kendinizi yeniden duymak için yapın.
Çünkü hayat bazen bütün gürültüsüyle üzerimize gelir. İnsan o gürültünün içinde kendisini kaybetmeye başladığında, sanat ona küçük bir kapı açar.
O kapının ardında para yoktur.
Statü yoktur.
Başarı listeleri yoktur.
Kim olduğunuzu kanıtlamak zorunda olduğunuz bir dünya da yoktur.
Sadece siz varsınızdır.


Bir şiirin ortasında, bir melodinin en sessiz yerinde, bir tablonun karşısında ya da bir filmin son karesinde şunu fark edersiniz:
Bunca zamandır aradığınız şey, hayatınızı daha fazla doldurmak değilmiş.
Belki biraz boşaltmakmış.
Gürültüyü, telaşı, gösterişi, başkalarının sizden beklediği kişiyi…
Ve geriye, gerçekten size ait olan o sesi bırakmakmış.
Çünkü sanat bize dünyayı değiştirmeden önce, dünyaya bakışımızı değiştirebileceğimizi öğretir.
Ve insanın hayatındaki en büyük dönüşümler bazen dışarıda hiçbir şey değişmediğinde başlar.
Aynı şehir.
Aynı ev.
Aynı sokak.
Aynı gökyüzü.
Ama başka bir göz.
Başka bir kalp.
Başka bir ruh.
Sanatın insanlığa bıraktığı en büyük miras budur: Bize yaşadığımız hayatın yalnızca katlanılacak bir gerçeklik değil, anlam verilecek bir eser olduğunu hatırlatmak.
Ve günün sonunda geriye ne kadar kazandığımızdan çok, neyin karşısında içimizin hâlâ titreyebildiği kalır.


Çünkü insanın gerçekten yaşlandığı gün, saçlarına ak düştüğü gün değildir.
Bir şarkı artık onu susturmadığında, bir şiir artık içini acıtmadığında, bir gün batımı artık başını gökyüzüne çevirmesine yetmediğinde yaşlanır insan.
Sanat işte tam o sınırda durur.
Ve bize fısıldar:
“Henüz bitmedi. Hâlâ hissedebiliyorsan, hayattasın.”
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın