Kadın kendi dünyasına sahip olmanın mutluluğunu yaşayan sakince biriydi. Hayatını fanusunu şekillendirmek için harcamıştı. İçinde yaşarken kendinden en memnun hale gelene kadar tamir etmişti durmaksızın. Kah yorulup elden ayaktan düşmüştü kah camlarına yansıyan ağaçları görünce gözlerine yaşlar dolmuştu. Her gün uyandığında kendisini önce bir süzer sonra hayatını düşünüp şükrederdi. Bu sadece imkanlarla ilgili değildi kadın için. Yaşarken her yeni günde varlığının aldığı şekilden memnuniyet duyuyordu. İşte böyle süregelirken dünyası, bir hapishane oluyor kendi canına kasteder hale geliyor, bazen gül bahçesi oluyor gönlünü hoş ediyordu. Böyle yaşayıp gidiyordu kadın. Bir ateş misali kendini yakıyor gerekirse kendini söndürüyordu. Nokta kadardı anlayacağınız. Kendi dünyasına hükmediyordu. Arkadaşları, ailesi, çevresi, iş yeri hiç fark etmezdi onun için. O kendi gerçekliğini bulabilmek için bir ömür harcamıştı, şimdi buna tutunuyordu. İnsanın kapıları içine açılırsa tüm dünyaya kucak açar kanaatindeydi. Biraz da ukalaydı kadın. Onca şeyden sonra izni olmadan onu hiçbir şey üzemez iddiasına sahipti, en azından öyle zannediyordu. Hem aşkı tanıdığını düşünüyor hem acıyı tattığını sanıyordu. Zikrettiğimüz gibi, ukalaydı işte biraz. İnsani tüm duyguları bildiğini sanması bundandı. Halbuki kadın daha gencecikti. Hayatın sırrını daha bir göz atmada çözdüğünü sanan cahil bilgeliğindeydi de biraz. Ta ki bir güz sabahında, henüz gün yeni yeni doğarken, surlarına bir yabancı yaklaşana dek. Kadın yaklaşan yabancıya göz ucuyla baktı. Yüzünü inceledi bu adamın, sırrını kavrayabilme merakı ile yanıp tutuştu. İnsanların derinliğini kavramak onda bir haz uyandırıyordu. Ancak adamdan tedirgin oldu. Sezgileri bu adamın hayatı için yabancı olarak kalmayacağını söylemişti ona. O da misafiri kapıdan çevirdi. Kadın hayatı üzerindeki hakimiyeti kaybedebileceğinden korkuyordu. Belki hiçbir tehlikeye yanaşmadığı için otoriter rolünü elinden düşürememişti. Hiçbir koşulda yenildiğini hissetmemişti. Belki de hiç kendini eminsizliğin meçhul kollarına bırakmadığı için tanıdığını sanıyordu; ruhunu, sınırlarını, hatta ne yapabileceğini, neye dönüşebileceğini bilmiyordu kadın. Daha önce bir kaç deneyim yaşamıştı elbette. Ufak aşk sanrıları. İlk gençlik çağında her şey aşka yorulurudu, kadın bunu biliyordu. O da farksız olmamıştı bundan. Hislerin kıyılarında dolanmışlığı vardı. İlk gençliği işte böyle savunmasızdı, hassastı, insanların neye dönüşebileceği tahayyülünden yoksundu. İnsan bu darbeleri çocukluktan kalma masumiyetinin esamesi yüzünden yiyordu. Bunlar vasıtasıyla henüz çıkarları ve benliğini korumayı bilmediğini acı şekilde kavrıyor, zamanla yeni benliğini inşa ediyordu. Onun da başından geçmişti mutlaka bu tanıdık süreçler. Küçüklüğünden beri insanların yüzüne bakarken hep içlerini görmeye çalışır, kim neyden etkilendi anlamak isterdi kadın. Sonra anladıklarından yola çıkarak her bir insan için kafasında biri harita çizer, hep onların sınırlarında gezinirdi. Böyle oyuncu bir kız çocuğu olmuştu. Kaldırım kenarlarında yürür düşmezse büyük zafer kazanmış hissederdi. Annesinin neye ağladığını tahmin ettiğinde de. Böylece birini mutlu etmeyi de mutsuz etmeyi de bilirdi kadın. Bazen birine çok kızarsa canını nasıl acıtacağını da bilirdi. Ama babasından öğrendiği ilk söz iyi insan olma gayretiydi. Bunu kullanmazdı, o muzip küçük kız çocuğuyken bile. Sinirini de içinde taşır hatta içli içli ağlamasına sebep olurdu. Dağa taşa anlatırdı haksızlıkları, Rabbine sığınırdı. Böylece bütün kuvvetiyle bastırırdı kendini. Bunu yaparsa daha anlamlı bir hayat yaşadığı hissine kapılırdı. Belki diğerlerinden daha anlamlı. Tabii bir muamma, neyi neden yapıp yapmadığı. Gelelim yabancıyı surlardan geri çevirdiği ana. Kadın penceresinin önünden geriye adımlamış, yanı başında bulunan içine gömüldüğü koltuğuna, kendisini bırakmıştı. Zihniyle adeta bir savaş halindeydi. Adamın sureti onu etkilemişti fark ediyordu. Aslında öyle çok insanlardan yönelen davranışların üzerine kafa yormazdı. Çünkü dediğimiz gibi üzülebileceğini sanmazdı hiç. O gücü elinden alan olmamıştı. O elinden gelen iyiliği yapar incitici bir söz yüzünden darbe almazdı. İçinde büsbütün bir dirlik vardı, inandığı şeyler sağlamdı. Ancak; günler, aylar, mevsimler yabancıyla yolları tekrar kesişinceye kadar, içine birine kendini üzebilme gücünü verme arzusunu doldurmuştu. Üstelik yabancının kendisine duyduğu bir arzu vardı, biliyordu kadın. Yabancı kapıdan çevrilmesine rağmen surların etrafında dolanmış, koca duvarları gün gün izlemiş, bir boşluk gözlemişti. Zaman zaman aynı gökyüzüne bakmış, aynı havayı solumuş, kadının varlığına iç geçirmişti. Yabancı kibardı, hayatı hırs dolu ve pek çetrefilliydi. Belki ince bir adam değildi ama düşünemeyen bir adam da değildi. Kadın surlardan geçmesine müsaade etti öncelikle. Sonra inceledi onu uzun uzun. Beyaz tenliydi. Yüzünde yer yer izler vardı. Saçları birbirine giriyor gibi dursa da karmaşadaki bir düzeni andırıyordu. Hiçbir şey bilmiyor gibi gözükürken derinlerinde mutlaka kavradığı şeyler olan birine benziyordu. Gözlerinden elde etme arzusu okunuyordu. Biraz mahcup bir hali de vardı hayata karşı. Sebebi bilinmez. Kadın evine girmesine izin verdiği bu adama kalbinde bir süre daha yabancı dedi. Adamı yemek yerken, kovaya su doldururken; misal ağaçların dallarını izlerken, çalışmaktan alnında terler birikmişken, yürürken hangi düzende adımladığını sayarken, aldığı nefeslerde yutkunurken izliyordu. Tabiri caizse bir düşmanın varlığını kanıtlamak istercesine gözetliyordu onu, kadın böyle bir tetik halindeydi. Namlunun ucundaydı düşmeyi bekliyordu. Bir kıpırdamaya savaş başlatacak, ülkeler fethedecekti. Çünkü kadın dediğimiz gibi insanlara dair ufak işaretlerle bütüne ulaşma konusunda oldukça başarılıydı. Adamın varlığının özünü kavramak istiyordu. Kendi kalbini rahatlatmak istiyordu. Sevebilmek için bir şans istiyordu. En çok da düşman çıkmamasını istiyordu. Kadın duygularını işine karıştırmadan, bir profesyonel edasıyla, gözlemlerine kendini kaptırmıştı. Nitekim yabancı adamın kalbi için durum aynı değildi. Adam istekliydi hatta şairaneydi de biraz. Sanki aşkı ilk defa bulmuş gibi heyecan doluydu. Sanki kadın onun için tüm dünyaya yayılıp yeni dünyası yapacak güçteymiş gibi mutluluk duyuyordu. Sanki kadın uzay boşluğunda salınıp duran bir gezegenmiş gibi. Sanki kadın dünyada ne kadar mutluluk varsa ona eş değermiş gibi. Sanki kadın koca bir varlığı ifade ediyormuş gibi. İşte adam bunlarla doluydu. Kadına tüm bunları ispat etmek istiyordu. Bizce adam bir çocuk heyecanındaydı, kendini bilmiyordu. Kadın bir eşikteydi. Tüm bunları görüyor hangi tarafa adım atacağını kestirmeye çalışıyordu. Kadın adamın ağzından dökülen sözlerin kolaylığı karşısında ürküyordu. Çünkü bildiği her şey yaşam üzerine yavaş yavaş inşa ediliyordu. Aşk, dostluk,annelik... İnsan bir anda gözünü açtığı gibi bir gökdelenin tepesinde olmamalıydı. Ama kadın ihtimallere de inanırdı. Hayatın binbir çeşit varyasyonu olduğunu gayet biliyordu. Adamın doğasının böyle olduğuna karar verdi. Bir gece ansızın yatağında doğrulup adamın sözlerinin doğruluğuna inandı. Adam kadına pekçok şey söylemişti. Bir gün, gün battıktan sonra usul usul kumsalda yürürlerken, kadının ellerinden tutmuş gözlerinin içine bakmıştı. Kadının gözlerinin güvenle dolu olduğunu söylerdi hep, huzur bulduğunu. Kadını sevdiğini de işte böyle bir anda telaffuz etmişti. Kadın bu sözlere mutlu olamamıştı aksine korkmuştu bu sözün büyüklüğünden. Kadın adamın henüz büyük laflar eden küçük bir çocuk olduğu konusunda şüphe duyuyordu. Çünkü çocuklar kelimelerin ağırlığının farkında olamazdı. Ancak kadın bir seçim yapmıştı ve gün geçtikçe seçtiği ihtimalin doğru çıkmasını umut ediyordu. Adamla günleri beraber geçiriyor, aldıkları nefesler birbirine karışıyordu. Kadın daha kendiyle beraberken bile hatırlayamadığı hayatı hakkında en ufak şeyleri adamın yanında gün yüzüne çıkarıyor, ona içini açıyordu. Adamın varlığı yaşamının derinliklerine sızıyordu böylece. Çocukken salıncaktan düşmesine, geceleri oynadığı saklambaçlara, ilkokul notlarına,lise hatıralarına, annesiyle ilk kavgalarına...Hepsinin içinde adam da vardı artık. Kendini adamın varlığının verdiği huzura bırakmaya başlamıştı böylece kadın. En hüzünlü anıları bile canına kast etmiyordu adamla beraberken. Böyle böyle güvendi kadın adama. Elinden tutmuş sürüklenerek varılan bir güvendi bu neredeyse. Adam kadını bu noktaya getirebilmek için çabalamıştı. Kadın da yürümüştü işte. Kadın artık adamın tüm varlığını merak eder haldeydi. İçtiği suyu, uyurken hangi tarafına döndüğünü, çocukluğunda annesine kaç kere küstüğünü, kalbinin kaç kere kırıldığını, babasıyla geçirdiği zamanları, aynı havayı soluduğu insanları, gözyaşlarının aktığı ilk gençlik aşklarını, şiirlerini, hayretlerini, her şeyini. Kadın adamı bilmek istiyordu. Artık mevsimler değişmişti ve kadın kendisindeki değişimin farkındaydı. Artık iplerin elinde olmadığını biliyordu. Kuşkusuz adamın bir sözü kadını çok derinden sarsabilir, onca zamandır incinmediği kadar incinebilirdi. Kadın bunu idrak etmişti. Adam kadının kendisinden hiçbir şey saklamamasını seviyordu, açık yürükliliğine hayran kalıyordu. Kadını dinlemeyi dünya hakkındaki hayretlerini ilgi duymayı, kadının mimiklerini takip etmeyi seviyordu, belki kadını da seviyordu. Ama adam sevgi nedir, özünde hiç bilmiyordu. Sadece duydukları vardı, gördükleri. Seven insan nasıl görünür biliyordu. İki aşık ne yapmalı biliyordu. Hep kurallar çerçevesinde yaşardı adam. Yaptığı her şeyi kendi kalbiyle seçtiğini zannederdi. O zamanlar adam daha bunun farkında değildi. Nasıl kayıp bir kişilik olduğunun, hayatın onu nasıl her fırtınada istediği yöne sürükleyebileceğinin, tutunduğu dalların durmaksızın nasıl devşirilebileceğinin, farkında değildi işte. Kadını her daim teselli eder büyük büyük sözler verirdi işte bu sebepten. Çünkü aşık demek bunları yapan demekti adamın dünyasında. "Sevgilim inan seninle son nefese dek..." buralara kadar giderdi adamın sözleri. Kadın bu sözleri duyar ancak etkisini kalbinde hissetmezdi. Hissetse adamdan uzaklaşacağından korkardı çünkü. Kadın sanki sevmeye gönüllü bir görev eri edasında başlamıştı bu bağa. Sezgilerini içinde tutar adamın dudaklarından dökülene rıza gösterirdi. Bazen bir hareketinde içindeki o sezgi uyanır, üzerine bir kat daha eklenirdi. Kadın susarak adamın yüzüne bakardı uzun uzun. İçten içe, bilerek kötülük yapmadığını biliyordu kadın. Ama kötülüğü tanıması gereken yaşta olduğunu da biliyordu adamın. Bir gün ansızın ipler kopu verdi. Kadınla adam öylece bir anda yabancılaştılar birbirlerine. Yoldan geçerken görünen bir surete dönüştüler. Kadın başta hayret etti adamın acımasızlığına, hıçkıra hıçkıra ağladı gözlerinin önünde. Adam gözlerine sımsıkı kapadı görmek istemedi kadını. Kadın bir tokat attı adama, adam cevap vermedi. Kadın koltuğundan kalktı, oturdukları odayı turladı, bir pencereye gitti bir kapıya, nefesi daraldı düşünceleri düğümlendi. Adam kıpırtısız duruyordu öylece. Dünyadan bir haberdi sanki. Daha dün kapıdan girmiş gibiydi. Kadın bir anda durdu kimdi bu koltukta oturan adam? Aklı kendisine bir oyun oynuyor olmalıydı. Gözlerine dahi aşina gelmeyen bu yüze dair düşüncelerle mi dolmuştu onca gündür, şaşırıyordu kadın. Çakılıp kaldı ayakları adamın karşısında, yüzüne baktı, gözlerinin içine bakamıyordu. O kısacık anda kadın anladı. Adam hiç sevmemişti onu. Adam bir sevgi oyunu oynamış ve hiç şüphesiz kazanmıştı. Kadın haberi olmayan oyunun kaybedeniydi. Ama kadın hiç kaybetmiş hissetmiyordu acıdı o an adama. Öylece durdu karşısında, adam doğruldu, kadına bir ömür mutlu olmasını dileyip çıktı kapıdan. Öyle çıkıp giderek koca bir dünyanın ihtimalini bırakmıştı ardında. Şimdi yol aldığı koridorda adamın hafızasında bile yoktu kadının ismi. Adam eşikten geçince geçmişini kaybedenlerdendi. Öyle hoyrat, öyle acımasız. Kadın bir süre daha durdu orada. Sonra sinirlendi çok sinirlendi kadın. Adamın dilediği mutluluk çileden çıkarttı onu günlerce evinde duvarlarıyla çatıştı. Adama dair ne bir şeydi diledi ne de bir şey düşündü. Anılarla yüzleşmedi hemen. Önce adamın anlamsızlığını kabullendi, sonra anıların anlamsızlığını. Kadın daha ilk geceden kendinden memnun yastığa başına koydu. Adam ne durumda bir an bile düşünmedi kadın. Çünkü sevginin yalanını söyleyenlerin başına ne geleceğini muhakkak biliyordu. Birkaç damla gözyaşıyla uğurladı aylarını. Kadını sarsmadı bu gidiş, hayret etti kadın, yıkılır sanıyordu kendini çünkü. Sonra anladı ki yalanlar örtülü bir geçmiş, aldatan tarafın vicdanına asılır. Aldanan sadece aldanmış olmayı taşır. Nedir ki ağırlığı onun? Kadın gülümsedi surları kapattı. Böylece adamın gerçekliğini bir gece ansızın kabullendi. Kendi hatıraları canlıydı yalnızca, kendi anlamıyla yaşıyordu. Adama dair ne varsa şimdi ufak bir buğu oldu camlarında. Nefesleri göğsüne geri doldu ve muhakkak varlığından utanmaz bir halde uyuyakaldı.
Bu, bir gün doğumunda seni kuytuya saklayıp aramayışımdır


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın